15 Ocak 2015

NELER OLMUŞ NELER OYSA...

sokak sanatı - Kingston

Cook&Walk ismi yetersiz kalmaya mı başladı yoksa ben bu blog içeriğindeki amacımdan mı sapmaya başladım? Demek istediğim, yemek ve seyahat yazılarının dışında yazmak istediğim başka konular da oluşuyor gün be gün. Oluşuyor derken, burada da yazma isteği babında söylüyorum. Hani "hakkımda" sekmesinin altında da yazdığım gibi, Cook&Walk'u yazmaya başlamaktaki amacım; yemek, gezmek ve gezmek içerisinde yemekti. Diğer yandan, asıl amacım; iş stresinden kurtulmak! Lakin gelin görün iş stresinden kurtulmak için yapmaya başladığınız şeyi yine iş yoğunluğu ve stresi sebebiyle layıkıyla yapamaz hale de gelebiliyorsunuz. 



Bu yazıya başlamadan önce, nereleri yazmışım gezi yazısı olarak diye bir bakayım dedim ki sonuç şöyle oldu; "Aaa Köln'ü yazmamış mıyım! "Münih nerede? geçen sene ekimde gitmiştim. Münih'i yazmadığıma inanamıyorum!" çektiğim onca güzel fotoğrafı, gittiğim restorantları falan bi kenara koyuyorum facebookta paylaştığım bir fotoğraf sayesinde dört sene aradan sonra Maria ile tamamen tesadüf eseri olan karşılaşmamızı anlatmamış olmam! Kolombiya'da yaşayan arkadaşıyla, ikisinin de yaşadığı şehri ülkeyi falan bir kenara koyuyorum, Avrupa'nın bir şehrinde tesadüf eseri gerçekleşen bir buluşmayı, hangi barın önünde çığlık atarak birbirine sarıldığını, sabaha karşı sokağın birinde ama nerede sosisli yiyip bira içtiğini nasıl paylaşmaz ki insan?! Stuttgart da yok! Oysa evde yaptığımız yemekler, içtiğimiz şaraplar, gittiğimiz restoranlar, Banu ile yaptığımız şarküteri alışverişi... Banu ve Burak'la ne kadar güzel iki gün geçirmiştik. Ya o sushiler ve sake.. Münih'ten tren yolculuğu da ayrı tabii. Aralık'ın ortasında Kos'da tesadüfen girdiğimiz balıkçının adı neydi? Bana "ya aradan okyanus geçmiyor ya nasıl bu kadar yakın olup da aynı denizden çıkan balığı bu kadar farklı lezzette yiyor olabiliriz!! Bunlar da balıksa bizimikiler ne?" dedirten hani, peki sabaha kadar uzo içip sirtaki yaptığımız tavernanın adı? Neyse bunları Özlem ve Ünal'dan öğrenirim de, neden ben o kadar sevdiğim yerlerle ilgili iki satır yazı yazamamışım! Eee hani Dubrovnik nerede? Onca leziz deniz ürünü, rahat ve salaş balıkçılar (biri aklımda en azından), bi Macar şarabı (Egri Bikaver) bulacağım diye dükkan dükkan gezmem, Ömer'le taksiciden şarap tavsiyesi almamız, markette kırdığım şarap şişesi (onu alacaktım ve sonuncuydu üstelik), yine aynı markette bulabildiğim son üç paket kalmış olan muscovado şekerini kucaklayışım nerede? Dönüşte business class olan biletlerimizi ekonomideki iki yolcu ile değiştirmek istediğimizi söylediğimizde ilk önce Dubrovnik-Zagrep sonra da Zagrep-İstanbul uçağındaki hosteslerin bize bakışları ve defalarca "emin misiniz?! bu bir ilk!" demeleri ve onlar daha şaşkınken benim uçağın en arkasındaki çifti gözüme kestirmem (kız sevgilisinin omzuna öyle güzel yatmıştı ki, çocuk bu centilmenliğini daha iyi koşullar altında yerine getirmeliydi). Sonra da ikimiz de uzun boylu olduğumuz için Ömer'le o koltuklara sığamayışımız. Ömür Hoca'yla gittiğimiz Londra seyahati peki? Kingston'daki şahane Thai restorantı (döner dönmez orada yediklerimizden esinlenerek kendime yapmıştım bişeyler evde), Richmond Parkta saatlerce yürümemiz, parktaki koccaman ağaca sarılıp "biz niçin yaşadığımız şehirlerde (Ankara ve İstanbul) buna, gayet insani olan bu yaşama koşullarına sahip değiliz?" diye hayıflanışımız, sokak arasında tesadüfen girdiğimiz kahveci, British Museum'a giremeyişimiz, taksiyle havaalanına doğru giderken Piccadilly Circus'taki Whole Foods'u görüp taksi önünde beklerken benim koşa koşa içeri girip içeride yine koşarak hızlıca elimden kolumdan döke döke almam gereken birkaç(!) şeyi alıp mağazadan kaçar gibi çıkışım, havaalanında valizlerimizin didik didik aranmasıyla sinirlerimizin tepe taklak olması ama sonra uçağa binmeden Leon'da ayaküstü yediğimiz yemek ve uçakta seyrettiğimiz filmlerle (ve tabii ki şarabın desteği de inkar edilemez)tekrar normale dönüşümüz. Kıbrıs'ta Yeşim, Doğa ve Rüzgar'la olan hafta sonunu da mı yazmamışım! E ama pes artık! Sabah çocukların kapımda uyanayım diye bekleyişi (iki küçük centilmen odalarını bana veriyorlar da gidince :) ), bahçede elimiz yüzümüz kapkara olacak şekilde çatlayana kadar karadut yiyişimiz, beraber yaptığımız yemek, yeşimle sokakta içtiğimiz şarap, İspanyol restoranı (el sabor), gittiğimiz han ve oradan Yeşim'in bana hediye aldığı el yapımı çamurdan baykuşlar (onlar evde karşımda duruyor en azından!) ve daha neler neler neler... Bunlar devede kulak neredeyse şu an ama ona rağmen adı Cook&Walk olan bloğumda ne bir cook ne de bir walk olarak yoklar. 

Richmond Park Kingston - Londra

Patcharee'den esinlendiğim yemek

Kos

 Orhan Restorant'tan Eski Şehir'in surları - Dubrovnik

Eski Şehir - Dubrovnik

Münih

 Münih

Münih

Münih'ten Stuttgart'a

Stuttgart

Stuttgart - ikinci dünya savaşında öldürülen yahudiler anısına evlerinin önündeki kaldırıma gömülmüş isimlikler

Girne

Lefkoşa

Köln

Ah tabii bunun bir de Türkiye içi versiyonu var. onda genel olarak yalnız oluyordum o yüzden kısa kesebileceğim ama özetle.. Defalarca Malatya'ya gittim ama Nemrut'a çıkamadım mesela. Ama bir kebap yedim ki  tadı hala damağımda desem abartmış olmam. Adana'da üniversite'nin içinde olmasının da rahatlığıyla her seferinde gerçekten lezzetli sushinin tadına varabiliyordum. Yok kebap değil, onu Malatya'da. Kayseri'de mantı mı! Tabii ki gördüm Erciyes'i. Aşağıdan! Uçağa zor yetişiyordum her seferinde ne mantısı. Allah'tan havaalanına girmeden bir pastırmacı var da ona uğranabiliyor. Diyarbakır'da uçak saatinden ötürü Ali Paşa Han'da kahvaltı en azından. O kadar çok ve ilginç çeşit şeyi yiyen var mı merak ediyorum. Unutmuyorum, bir keresinde yaptığım bir sunumun ardından uçağa yetişmeye çalışırken kaburga dolmasını ağzıma tıkıştırmaya çalışmışlardı. Yoo! Abartmıyorum! Dudaklarımı sıkıca kapatıp kaşlarımı havaya kaldırarak gözlerimi kocaman açtığımı hatırlıyorum. Burma kadayıfsız dönemem, işte o olmaz! Daha bunun  Konya'sı var, Mersin, Hatay, Bursa, Elazığ, İzmir, Uşak, Manisa, Abant, Bolu, Tekirdağ, Edirne, Antalya... Uzar gider bu böyle.. Ama söylemeden geçemeyeceğim, nerede olursa olsun yol kenarı, sanayi, sokak arası... esnaf lokantalarının rahatlığını ve lezzetini hiç bir yerde bulamamışımdır. 
Diyarbakır-Ali Paşa Han

Malatya

Neyse, en azından bu yazıyla bloğun hakkını verebilmiş ve linkler, fotoğraflar ve özet anlatımlarla açığı biraz olsun kapatabilmişimdir umarım. Her ne kadar tamamen başka bir konu üzerine yazma niyetiyle başlamış olsam da.. 

2 yorum:

ömer buğra bahadır dedi ki...

Yazınla birlikte Dubrovnik'e tekrar gittim, Orhan Restaurant'ta fırınlanmış deniz mahsüllerinin kokusunu aldım.
Daha da ilginci sanki diğer şehirlerde o lezzetleri birlikte yemişiz sanki.. O anları ben de yaşamış gibiyim..
Eline sağlık

Burcu Çağla Yılmaz dedi ki...

Dubrovnik'e yapılan kısacık bir iş seyahati anca bu kadar güzelleştirilebilirdi, ayaklarımıza sağlık :)
sevgiler Ömer'cim ..