11 Ağustos 2014

ARTVİN


Üniversiteye başlayana kadar kendimi bildim bileli her yaz okulların kapanmasıyla gidip, sonbaharda okullar tekrar açılana kadar tüm yaz tatilimi geçirdiğim bir yerdi benim için Artvin. Sanki yaşadığım asıl şehir orasıymış (şehre toplasam iki ya da üç kere gitmişimdir gerçi), diğeri de anne ve babamın iş, Çido'yla benim de okul için yaşadığımız şehirmiş gibi hissederdim. Orada doğmamıştım oysa! İskep ve Başköy arasında anaanne, babaanne, dedeler, amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, kuzenler, akrabalar... ile koccaman bir aile olarak geçerdi zaman. Geriye dönüp baktığımda tekrar yaşamak isteğiyle o kadar çok an, o kadar çok anı, paylaşım, hikaye geçiyor ki gözümün önünden, oradaki son on günümü yazmaya fırsat vermeyebilir bu çocukluk hikayelerim...


İskep'e akşam karanlığında vardığımda o kadar heyecanlıydım ki, sabah olsun da göreyim etrafı diye sabırsızlanıyordum.. Trabzon'da uçaktan inip de arabayla yola çıktığımda çoktan kapılmıştım bile bu hisse. O gece saat iki gibi uyumuş olmama ve geçen tüm haftanın yorgunluğuna rağmen sabahın altısında öyle dinlenmiş ve dinç uyandım ki, şunu söyledim gözümü açınca "ne güzel uyumuşum!! Kaç oldu ki saat?". Tabii beraberinde şunu da fark ettim; normalde böyle dediğim zamanlarda, öyle olduğunu sanıyormuşum meğerse. Gerçekten dinlenmek buymuş. Pencerenin dibindeki yatağımdan doğrulup da dışarı baktığımda yukarıdaki fotoğrafta gördüğümdü beni ilk karşılayan aydınlık manzara. Pencereyi açtığımda yüzüme çarpıp ciğerlerime indikten sonra bütün vücuduma işleyen gerçek nefes buydu işte.. Sadece etrafına bakıp derin bir soluk almak yetiyormuş bazen yaşadığını hissetmeye..

Evden çıkıp koşa koşa yemeye gittiğimse yukarıdaki... O kadar çok böğürtlen yedim ki, tadı damağıma işledi desem abartmış olmam. Tabii onları toplayacağım derken ısırgan otundan elim kolum epey kabardı arada. Hele bazı yerlerde öyle bi hal almışlardı ki, sanki ısırgan otu böğürtleni benden korumak ister gibiydi.



             





Burada bir Artvin gezi yazısı sunamayacağım size. Çünkü, yaklaşık on gün kalmış olmama rağmen yine İskep ve Başköy civarından öteye gittim denemez pek. Zaman o kadar çabuk geçti ki, "ne zaman geldim de dönüyorum anlamadım yine!" diyebildim son gün. Doyamadım... Kapı bacada çektiğim fotoğraflar bunlar. Birkaç tane de Batum'dan. Kapı bacada çektiğim dediğime bakmayın, her gün batımı mı seyrettirir kendini.. Her yağmur öncesi mi merak ettirir bi an sonra neler olacağını.. Her yağmur sonrasında insanın içine işler mi o toprak, ağaç, orman kokusu.. Yediğin her şey nasıl bu kadar lezzetli olabilir.. Uyandığın andan gece yatağına girene kadar zaman bu kadar hızlı ve güzel geçebilir mi.. O parlak, sıcak güneşe rağmen nasıl olur da bunalmaz, gölge bi yere saklanmak istemezsin.. Eteklerine ağaçtan topladığın kaç tane elmayı sığdırır ve nasıl olur da bi oturuşta hepsini yiyebilirsin.. Peki bi seferde kaç tane közde mısır yiyebilirsin.. Ya fırından çıkan mısır ekmeğinin kokusu... yok yok kinzi kokusu daha güzel.. Vazgeçiyorum! ikisi de birbirinden güzel. Her an yaşanılası. Hepsi birbirinden güzel...











Her bir fotoğrafı bir sürü satır takip ediyor aslında. Üstteki minnoş, ben Zehra Teyze'nin bahçeden topladığı mısır koçanlarını ayıklarken gelip dikti bana gözlerini. Alttaki sempatik, Nazlı'ydı adı geliba, eve doğru yanyana yürüdük bi süre, teyzemlerin fındıklıkta otluyordu kendisi. Sonra gözgöze geldik! Bir an, aşağıya atlar mı acaba diye korkmadım desem yalan olur :)



Subtropikal iklimi turunçtan fındığa, üzüme, şeftaliye, çaya pek çok bitkinin yetişmesine olanak sağlayan Batum'da misafir olduğumuz evin balkonundan gördüğüm manzara, aşağıya baktığımda gördüğüm mandalina ağaçları, arkamı dönüp balkonda gördüğüm taze fındık koçanları "ben neredeyim!" dememe sebep oldu. Bunu, benzer şekilde bir de çocukken Yusufeli'ye gideken yolda nar ve zeytin ağaçlarını görünce söylemiştim. Batum'da şuraya gidin buraya gidin diye söyeleyemeyeceğim ama mutlaka şarap için, mısır ekmeği ve yemeklerinden yiyin, vaktiniz varsa gün batımında denize girmeden de dönmeyin.








Aşağıda gördüğünüz ağaç mantarı soko. Bizim kapıdaki armutun üstünde yaşıyor kendisi. Evde bişeylerle uğraşıyorduk ki, annem, "akşam bi soko yapayım" dedi. "Soko ne" dedim tabii hemen heyecan ve merakla! "Gel de gör ama eteğini çıkart uzun bişey giy altına, bacakların çizilmesin". Soko ne yahu! Makinemi aldığım gibi annemin peşinden kapıya, elinde bi poşet ve bıçak! Kapıdaki bayırda otların arasından armut ağacına doğru gideceğiz. Benim çocukluğumda o armut gövdesi kocaman bir ağaçtı, altında kuzenlerle çadır kurduğumuzu bir de hayal meyal bir şekilde kocaman bir kazanda armut pekmezi  ya da papası gibi birşey yapıldığını hatırlıyorum. Sonra kırılmış! Şimdi sadece gövdesi var ama üstü yeşillenmeye başlamış. Neyse, yanına vardık ki ağacın üzerinde ne göreyim. Ağaç mantarı!! "Soko, mantar mı demek yani? ne zamandan beri var bu burada? ben niye hiç görmedim... yemedim?.." Sormaz olaydım! Meğerse o soko yıllardır oradaymış! Armutun üzerinde :) ama ben anca bu yaşta yiyebildim!! Onlar için çocukluklarından beri bildikleri bir şey. Anneannem, dedem ormana gittiklerinde toplar ve tereyağında bol soğanla kavrularak yemeğini yaparlarmış. Yine öyle yaptık. Neyse, sokoyu aşağıda fotoğraflarda gördüğünüz gibi kesti annem ağaçtan. Olgunlaşmışlarını toplayıp, diğerlerini büyümeye bıraktık. Bir sonraki gök gürültülü yağmurdan sonra toplanabilir olacakmış onlar da. Evet, gök gürültüsüymüş sokonun olgunlaşmasını tetikleyen faktör. Mantarları görüp iki üç gün önceki havayı düşününce kabul edilebilir geldi bu inanış. Diğer yandan, araştırdım ama bilimsel bir şey bulamadım.



Annemle sokoyu toplarken kuzenler geldi, hadi Volkan'ın daçaya. İyi de ben soko yapacaktım! Annem, "yemeğe daha var bikaç saate gider gelirsiniz, yaparsın". "Tamam  ama bak ben gelmeden yapmak yok anne". "Tamam ama geç kalmayın siz de..". "Peki madem, iki saat sonra gelmemiş olursak sen yap sokoyu". Neticede, gelemedik iki saate. Çünkü, daçaya gittik oradan da Karatepe'ye Haşmet Dayı'nın yanına çıktık. Çido, Osman, Sibel voleybol oynamaya başladı hemen, Volkan ve ben de Haşmet Dayı'yla lafa daldık kulubesinde. Aşağıda gördüğünüz pipolar onun eseri. Ortadaki iki tanesi dikenden yapılma ve iki aşağıdaki fotğrafta gördüğünüz gibi kullanılıyor. Sağdan ikincisi henüz bitmemiş. İlk önce dikenden olanlar duruyordu masada, sonra diğerlerini de çıkarttı. Kendisi yapmış hepsin.







Burada güzel şeyleri paylaştım sizinle hep! İçimi acıtan şeyler de yok değil. Kızılkaya dediğimiz yerden çektiğim fotoğrafı görüyorsunuz yukarıda. Evlerin olduğu köy İskep. Arkada sağ tarafta eski KBİ (Karadeniz Bakır İşletmeleri) tesislerini görünüyor. Benim çocukluğumda da oradaydı. Hemen onun yanında, fotoğrafın sağında yeni işletmenin (Cengiz Holding) icraatlarının bir kısmı görülüyor. Hatırladığım kadarıyla orada bir tepe vardı eskiden! KBİ'nin hikayesi uzun. Cumhuriyet'ten önce ingilizler ya da Ruslar  ile başlamış burada bakır serüveni. Cumhuriyet'in kurulmasının ardından enerji alanında faaliyet gösterecek bir KİT olarak kurulmuş ETİ (Hikayenin en doğrusunu ilk fırsatta dayımdan öğreneceğim). Ardından gelen hikaye benim neslimin çok fazla bilmediği siyasi bir serüven. Serüven derken ciddiyim! Süreç hala devam ediyor, şimdiki varisi Cengizler. İcraatlarını görünce neler hissettiğimi "canım acıdı" diyerek anlatabilirim en kısa şekilde. KBİ, 1996-97'de kapandıktan sonra özelleştirmeye devrolmuş ve Cengizler'in eline 2003-2004 gibi geçmiş. Cengizler de aşağıdaki fotoğrafta görüdüğünüzü yapmakta. Bakır ve altın arıyor dağlarda. Buluyor da hani! Fotoğrafta görünen o yollar yoktu Artvin'e en son gittiğimde. Cevher ararken kamyonları için açtığı yollar fbunlar. Çocukluğumda oralara (Kızıl kayalar diye geçer) ineklerin peşinden ve dağ çileği yemeye giderdik. Şimdiyse... Bi gün yürüdüm o tarafa doğru, dereden ötesine yürümek rahatsızlık verici (dereye doğru yürüdüğümüz yolun sonuna geldiğimiz yerden itibaren üzerinden kamyonların geçebilmesi için doldurarak yol yapmışlar çünkü!!). Gölgesine sığınacağınız ağaca ulaşamıyorsunuz sonrasında! Çocukluğumda dedem ve kuzenlerle dereye balık tutmaya gittiğimizi hatırlıyorum. Şimdiyse damperli araçlar için yol geçiyor oradan. Aradıkları miktarda cevheri (bakır ve biraz da altın) bulmuşlar öğrenebildiğim kadarıyla. Sadece Damar'da değil, Artvin'in pek çok yerinde. Ve gayet rahat çalışıp paralıyorlar doğayı. Hani biz burada geçen sene neler yaşadık hatırlıyor musunuz! Adamlar orada neler yapıyor! Ne için? METAL! Bunu söylediğimde duyduğum; "doğa kendini yeniler", "istihdam yaratmak lazım.. insanların işe ihtiyacı var".. gibi şeyler olmamalı diye düşünüyorum. Doğanın da bir sabrı ve limiti var bu bir, ikincisi ise, insanlar emeklerinin karşılığını alabiliyor mu gerçekten?  
Şu hayattan, yaşamaktan anladığım şeylerden  olsa gerek bazı şeyleri anlayamıyorum! Mesela, bu kadar çok ev yapılmasını... Bilmem kaç tane eviniz mi olmalı yatırım yapmak için. O evler yüzünden büyüyüyen şehirlerin, tahrip edilen doğanın farkında değil misiniz? O kadar çok altına, takıya vs. ihtiyacınız var mı gerçekten? Takıp takıştırmayın! Olmasın bir sürü bileziğiniz, kolyeniz mücevheriniz ne olacak... Çıplak değilsiniz ya! Gidin şu dağlarda nefes alın bir hafta, gerçekten anlayın yaşamak nasıl bir şeymiş. Öyle fahiş otel paraları ödemenize gerek yok, Karadeniz'de kimin kapısını çalsanız misafir eder sizi evinde. Sonra dönün İstanbul'a ve aynı şekilde nefes alamayın o gece, öyle güzel uyuyamayın, öyle güzel uyanamayın... Anlarsınız demek istediğimi. Neden bu fotoğraftaki yolların sadece o dağlardan değil sanki etimden geçiyormuş gibi hissettiğimi, içimin neden o kadar acıdığını, burada bu kadar laf ettiğimi..


Geçenlerde bi arkadaşım Karadeniz turundaydı. Artvin'den bir fotoğraf çekip paylaşmış. Gerçekten güzel bir manzaraya sahip etkileyici bir fotoğraf. Diğer yandan, o manzaranın asıl halini biliyorsanız üzücü bir fotoğrafa dönüşüyor.. Tepelerin arasında göl manzarası gibi bu ama aslı, tepelerin arasından gürüldeyerek ve coşkuyla akan bir nehirdi (Çoruh) eskiden. Şimdi ise HES'ler ve barajlar kaynaklı oluşturulan durgun su. Demek istediğim, doğada güzel gördüğümüz, sandığımız pek çok şey aslında daha güzelmiş gerçeğinde. Bizse şimdi öyle bir hale geldik ki, bir baraj projesinin sonucu olsa da mavi ve yeşili birlikte gördüğümüz her şeyden etkilenir olduk. Çünkü bilmiyoruz.. Çünkü unutuyoruz.. Çünkü, sanki olmaması gerektiği haldeyken oluru oymuş gibi kabulleniyoruz her şeyi.

Bu yazı 14.01.2015 tarihinde Radikal Blog'da yayınlanmıştır. 

Hiç yorum yok: