4 Mayıs 2013

PİZZA, ŞARAP, MAKARNA...


Evet, pizza, şarap, makarna.. kelimeleri anlamasam da hissettiğim dil italyanca, tanımadığım insanlarla selamlaştığım, dönüp tekrar gülümsediğim sokaklar..



Roma ile bağlıyoruz yazıya. Orada kaldığım beş günün sadece iki gününde tüm vaktimi sokaklarda gezerek geçirebildim. Hal böyle olunca da pek fazla tarihi yer ziyaret etme şansım olmadı. Belli başlı bir kaç kilise ve müze dışında daha çok sokaklarda boş boş dolanıp fotoğraf çektim ve şarap içtim. İlk akşamı Piazza Navona yakınlarında 18.yy'dan kalma bir apartmandan bozma küçük bir otelde geçirdim. www.hotelprimavera-rome.it. Aşağıdaki fotoğrafta binanın avlusunu görebilirsiniz. O kocaman kapının üzerindeki küçücük pencereden giren ışık sadece avluya aydınlatmakla kalmıyor, oraya çıktığım her an güzel bir gülümseme de veriyordu yüzüme... 


Seyahatlerim esnasında gece kaçta yatmış olursam olayım, sabah erkenden, turistlerin uyuduğu şehrin sakinlerininse günlük rutinlerine başladığı saatlerde sokaklarda onlara eşlik etmek çok hoşuma gidiyor.  Günün ilk ışıklarıyla tek tük insanın dolandığı sokaklar.. Hangisinin nereye çıkacağını bilmeden.. Arada bir yerde güzel bir kahveciyle buluştursun beni yeter.


İkinci gün Vatikan Müzesi'ne gitmeye niyetlendim ama o kalabalığı görünce perşembe günü tekrar gelmenin daha uygun olacağını düşünüp Campo de' Fiori'ye yürüdüm. Elimde harita sokak isimlerini takip edip bazen de kaybolarak bilmediğim bir şehrin sokaklarında yürümek şu hayatta en keyif aldığım anlar arasında yer alıyor sanırım.. Kaybolmakta sorun yok ;) güzel kahve alacağım bir dükkan ve onu yudumlayıp notlarımı alırken oturabileceğim bank, merdiven, kaldırım vb bir yer bulup diğer yandan da gelen geçeni seyredersem değmeyin keyfime




Campo de' Fiori'den İspanyol Merdivenleri'nin olduğu Piazza Di Spagna'ya giderken yol üstüne karşıma çıkan Pantheon.

Yapılara karşıdan bakıp onları seyretmeyi, duvarlarına dokunmayı ya da içine girip her köşesini incelemeyi, akustiğini dinlemeyi, ışığını, gölgelerini görmeyi, tarihini koklamayı seviyorum. Pantheon'da da aynı şekilde oturmuş elimdeki kitaptan yapı hakkında yazanları okuyup binayı incelerken yanıma bi İtalyan oturdu. Kitabı görünce turist olduğumu anlamış olacak ki binayla ilgili bir şeyler anlatmaya başladı birden. İtalyan aksanıyla konuştuğu ingilizceyi anlamak zor oldu, hatta dediği pek çok şeyi de anlamadım itiraf ediyorum. Oculus (fotoğrafta da gördüğünüz tavandaki delik) ile ilgili anlattıkları ilginçti. Ama önce Pantheon hakkında bilgi vereyim biraz. Pantheon, İ.Ö 27-25'te "bütün antik roma tanrılarının tapınağı" olarak yaptırılmış ve orta çağda kiliseye dönüştürülmüş. Kubbedeki göz yapının tek ışık kaynağı. Kubbenin çapı ve tavanındaki göz ile zemin arasındaki mesafe de birbirine eşitmiş. İtalyan dostumuzun anlattığı hikayeye gelecek olursak, hangi ay dediğini hatırlamıyorum ancak yılın bi zamanında yağıp oculustan yapının içerisine dökülen yağmur suyunun kutsal olduğuna inanılırmış. Doğru olup olmadığını bilemiyorum, araştırdım ama böyle bir şeye rastlamadım. Oculus'tan yapının içine giren yağmur suyu ise zemindeki deliklerden akıp gidermiş.


Perşembe günü olmasına rağmen Vatikan'daki kalabalık hiç de azımsanacak gibi değildi (Nisan ayına olmasına rağmen üstelik!). Vatikan Müzesi ise nispeten daha tenhaydı, en azından içeri girmek için yaklaşık beş yüz metrelik bi kuyruğa girmeyi gerektirmeyecek kadar! Dünyanın en büyük klasik çağ ve rönesans koleksiyonlarından birini barındıran Vatikan müzeleri aslında rönesans papaları için inşa edilmiş saraylarmış. Çok büyük bir müze, elimdeki gezi rehberinin de yardımıyla ağırlıklı vakti Raffaello Odaları ve Sistina Şapeli'nde geçirecek şekilde hızlı bir geziyi bile yarım güne anca sıkıştırabildim.


Müzenin ardından İtalyan bir arkadaşımın yemek ve gezinme için önerdiği Trastevere'de yürürken Denny DeVito'ya benzettiğim kır saçlı bir amca yolumuza çıktı ve başladı italyanca konuşmaya. Dediklerinden anladığım tek kelime "panorama"ydı :) Israrla bir şeyler anlatıyor, saatinden yaklaşık yirmi dakikalık bir aralık gösterip elini kolunu sallayarak, adımlar atarak yol tarif etmeye çalışıyordu. Onu dinlemek, hareketlerini izlemek o kadar keyifliydi ki kitlendim kaldım. Keşke bi yerlere kaydedebilseydim o anı.. Aynı gün bu olayı Türkiye'den bi arkadaşıma anlattığımda yorumu harikaydı; "bi italyan'ın ellerini bağlarsan kaybolurmuş derler!" :) Amcanın tarif ettiği tepeye çıktığımızda gerçekten de harika bi şehir manzarası karşıladı bizi. Hal böyle olunca bu manzaraya karşı oturduğumuz merdivenlerde onun şerefine içtik şaraplarımızı.



Kendi pizza (fotografı aşağıda) ve makarnamı ilk defa Roma'da Trastevere'de yukarıda gördüğünüz restoranda yaptım ama adı neydi neydiii... hatırlamıyoru! Gidip bulmak lazım bi daha! 




Sırada bir günlük Floransa. Floransa'da bir gün tabii ki hiç ama hiç yetmedi. Ayrılırken kendime notum: "İlk fırsatta tekrar gelinecek!" oldu. Cuma günü Roma'dan yola planladığımız gibi sabah erkenden çıkamadığımız için Floransa'ya akşama doğru ulaşabildik. İtalya'da şehirler arası araba kullanmak çok rahat. Daha önce gitmediğim yerlerde, bilmediğim yollarda araba kullanmak da beni içine çeken şeylerden biri galiba.


Cuma akşamı yine sokaklarda boş boş dolaştıktan sonra Trattoria Al Trebbio'da yemek yiyip enerjimizin son kırıntılarını da otele yürürken tükettik artık www.casatrattoria.com .


"Tembel italyanlar uyurken güne başlayıp dünün akşamdan kalmalığının keyfini sür sokaklarda".. Öyle de yaptım ama çok üşüdüm sabah ayazında. Fotoğraflardan da gördüğünüz gibi kapalıydı hava ve benim için bile soğuktu. Ama öğleden sonra açtı ve bu sayede şehri gören tepelerden birinde piknik yapabildik.



Şehrin sembollerinden olan 1345'te inşa edilmiş Ponte Vecchio Floransa'nın en eski ve ikinci Dünya Savaşı sırasındaki bombardımandan kurtulabilen tek köprüsüymüş. Vakti zamanında köprüde bulunan kasaplar, dericiler ve demir atölyeleri kötü kokuları ve çıkardıkları gürültü yüzünden 1500'lerin sonunda kapatılmış. Şimdiyse bu atölyeler kuyumcu olarak hizmet vermekte. Köprü üzerindeki büst ise Floransa'nın en ünlü kuyumcusu olan Cellini'ye ait.




Yukarıdaki fotoğrafta Santa Maria del Fiore'nin (Floransa Katedrali) kubbesi görünüyor. Kubbenin uç kısmındaysa 463 basamağı tırmanarak tepeye ulaşmış turistler. Bu katedrali (ve bölgedeki benzer dış görüntüye sahip diğerlerini) türünün diğer örneklerinden ayıran özelliği; beyaz, yeşil ve pembe Toskana mermeriyle kaplanmış olması.


Dediğim gibi, Floransa'ya doyamadım... O güne kadar kendimi orada bi çiftlik evinin mutfağında yemek yapıp, kocaman bi bahçe sofrasında dostlarıyla kahkahalar eşliğinde şarap içerken hayal etmişken nasıl doyabilirim ki..


Son olarak Venedik. Pazar sabahı Floransa'dan Venedik'e doğru yola çıktık, vardığımızda öğlen olmuştu bile ve saat beşte havalimanında olmamız gerekiyordu. Bu da, Venedik'i gezmek için en fazla dört saat demekti. Arabayı Piazzale Roma'da bi otoparka bıraktık. Kısıtlı vakit olduğu için bu sefer sokaklarda boş boş dolaşma şansı yoktu. Bu yüzden Piazza San Marco'ya gitmeye karar verdik çünkü orayı işaret eden tabelalar sayesinde ulaşması kolay bir hedefti.




Yol üstünde sadece yemek ve biraz alışveriş molası vermemize rağmen meydana doğru adımlarımızı epey hızlandırmamız gerekti. San Marco'ya vardık ki ne göreyim! "aman tanrım bu nasıl bi kalabalık!". Piazzetta'dan aşağıda gördüğünüz San Giorgio Maggiore Adası'nı fotoğrafladım ve Piazzale Roma tabelalarını takip ederek dönüş için  koşuşa geçtik. Evet koştuk! Daha doğrusu, yolda sürekli olarak bi şeylere takılıp fotoğraf çektiğimden arkadaşlarıma yetişmek için benim koşmam gerekti. Venedik'in daracık sokaklarda el ele romantik yürüyüşler yapan çiftlerden, yanlarından koşarak geçerken verdiğim rahatsızlık için özür dilerim.. :) Tabelalar San Marco'dan Rialto Köprüsü'ne oradan da Piazzale Roma'ya, geldiğiniz yolu neredeyse daire çizerek tamamlayıp ulaşmanızı sağlıyor.

Belki koşturmaktan belki de aklımın Floransa'da kalmış olmasından ötürü bilemiyorum, Venedik bana zevk vermedi. Umarım siz daha keyifli vakit geçirirsiniz. Benim için Venedik'i bir daha ziyaret etmek isteyeceğim zaman Karnaval zamanıdır.






1 yorum:

Adsız dedi ki...

We are expecting it in English as well :)