16 Temmuz 2011

HAFTA SONU KAÇAMAĞI!

                              
İki gün, sadece ama sadece iki gün İstanbul'dan uzaklaşmak istemiştim! Hayır hayır, sevmediğimden olur mu canım! Mevsimsel bir istek o kadar, iki günlüğüne de olsa şehirden çıkmak, güya trafiğinden, kalabalığından, gürültüsünden uzaklaşmak... Hoş bu sıraladığım yönlerden en sakin dönemini yaşıyor İstanbul ama dedim ya "mevsimsel" bir arzu sadece.

Gidiş yolu Çiğdem'le sohbet ederek geçen harika bir gün batımı yolculuğu, Balıkesir ve Havran arasındaki bitmek bilmeyen yol çalışmalarını saymazsak tabii! Sonra gecenin karanlığında eve varış, yoldan sahile bağlanan yokuşun başında 17 yaşından beri içimi saran heyecana eşlik eden temiz havaya karışmış deniz kokusu, anne ve babamla birlikte gecenin ikisine kadar yolumuzu gözleyen komşularımız. Yatarken bizimkileri "sabah en erken saat 10'a kadar uyuyacağım, beni sakın uyandırmayın" diye tembihleyip 7'de gözümü açar açmaz deniz dalgalı mı düz mü diye kontrol edip, iş kıyafetleri yerine mayomu giyip, makyaj yapmak yerine de yüzüme sadece güneş kremi sürüp havlumu kaptığım gibi haliyle sabahın 7'sinde buzzzz gibi olan denize girip bütün kış kas olduklarını unutmuş kollarım ve bacaklarım acıyana kadar yüzdükten sonra bedenimi sırtüstü dalgalara bırakmak... Sudan çıkınca şehirde faktör faktör kremlerle kendimi koruduğum ama nedense orada en güzel haliyle bekleyen güneş o saatte "ah kuzucum benim üşüdün mü sen, gel ben sarılır iki dakikada ısıtırım seni" diyor sanki bana.

 

Veeee kahvaltı :) O minik-yeşil-tatlı-sivri biberler var ya o biberler, hiçbir yerde oradaki kadar lezzetli olmuyor. Annem "nane getireyim" diye masadan kalktı, 1 dakika sonra yanımdan geçerken balkonu saran nane kokusunu sadece "keskin ve gerçek" diye anlatabilirim. Meğerse gidip minik bahçesindeki kendi nanelerinden koparmış.

Sahilde şemsiyenin altında uyuyup uyanıp denize girerek akşama kadar ne de güzel geçiyor gün...

Akşam lokma krizimiz tutunca Çiğdem ve Selim'le Cunda'ya gittik ve lokmaları orada yemek yerine alıp apar topar geri döndük! O nasıl bir kalabalıktı öyle! Nasıl bir gürültü! Hani ben iki günlüğüne de olsa İstanbul'dan bu yüzden kaçmıştım, bu ne şimdi? Lokmacıya doğru yürürken Selim eski taş bir binayı gösterip "burası bar değil miydi?!" diye sordu. Evet, orası Cunda'ya en son iki sene önce geldiğimde bir bardı oysa şimdi üzerinden sarkan ışıklarla güzelliğini ve özelliğini yitirerek, adada neredeyse bin tane olan hediyelik eşya dükkanlarından birine dönüştürülmüş. Çok mu lazımdı gerçekten? Kalan dokuz yüz doksan dokuz tanesi yetmiyor muydu? Neyse, yarın gündüz gelip yukarılarda birkaç fotoğraf çekerim, çok da kalabalık olmaz hem. Umarım! Ne yazık ki umduğumu bulamadım ve adaya varınca hemen arka sokaklara attık kendimizi Çiğdem'le. Orada da durum pek farlı değil! Sahil kısmına gösterilen göreceli özen yukarılardaki harika ancak viran haldeki evlerin restorasyonu için de gösterilse keşke.

                                         


Sonuç, bir daha Cunda mı?... Pek zannetmiyorum, en azından ben eksik kalabilirim. Bir de dönüş yolu trafiği ve bu yolda yediğim klima vurgunu var. Şimdi evde üşüttüğüm akciğerlerim, ateşim ve öksürüğüm ile beraber yatıyoruz. Oysa geçen hafta cumartesi deniz kenarında şemsiyenin altında uyukluyordum!!!


2 yorum:

Adsız dedi ki...

Çok hoş , Çok içten , çok sıcak bir anlatım .Sanki o an ben de oradaymışım gibi hissettim.Resimler ile birlikte çok cici bir bütün olmuş.Gerçekten tebrik ediyorum.

M.S.

Çağla Yılmaz dedi ki...

Teşekkür ederim, benim de yaratmaya çalıştığım his bu zaten. Demek ki başarabilmişim, ne mutlu bana :)